BIGBANG Monster M/V Screenshots
1 | 2 | 3 | 4 | 5
Nisan 1992’de, Doğu Yakası’nda varlıklı bir aileden gelen genç bir adam, otostopla Alaska’ya gidip tek başına McKinley Dağı’nın kuzeyindeki yaban doğanın içine karıştı. Dört ay sonra geyik avcıları tarafından çürümüş cesedi bulundu. Cesedin bulunmasından kısa süre sonra, Outside dergisinin editörü, çocuğun ölümü üzerindeki sis perdesini aralayacak bir yazı yazmamı istedi. Adı Christopher Johnson McCandless’dı. Washington D.C.’nin zengin bir banliyösünde büyüdüğünü, okuldaki üstün başarılarının yanı sıra çevresi tarafından seçkin bir atlet olarak da tanındığını öğrendim.
1990 yazında Emory Üniversitesi’nden dereceyle mezun olmasının hemen ardından, McCandless ortalıktan kayboldu. Adını değiştirdi, banka hesabındaki yirmi dört bin doların tamamını bir hayır kurumuna bağışladı, arabasıyla birlikte sahip olduğu eşyaların neredeyse tümünden kurtuldu, cüzdanında kalan son banknotları yaktı ve ham, sıradışı deneyimler peşinde halkımızın en uç noktalarına sığınarak Kuzey Amerika’yı arşınladığı yeni bir yaşam kurdu. Cesedi Alaska’da bulunana dek, McCandless ailesi ne çocuklarının nerede olduğunu ne de başına ne geldiğini öğrenebildi.
Aşırı ölçüde hassas bir genç olan McCandless, modern hayatla kolay kolay uyuşmayacak katı, inatçı bir idealizm taşıyordu. Tolstoy’dan çok etkilenmişti, özellikle de bu büyük Rus romancısının basit, yoksul bir hayatı tercih ederek, zenginlik ve imtiyazlarla örülü dünyasını terk edişine hayran kalmıştı. Üniversite yıllarında yakınlarını önceleri büyüleyen ama sonra ürkütmeye başlayacak ölçüde Tolstoy’un çileciliğine ve ahlaki katılığına öykünmeye başladı. Yaban Alaska topraklarına adım attığında, bolluk içinde bir dünyaya yönelik hayaller gütmüyordu; aradığı şey tam olarak tehlike, zorluk ve Tolstoyvari bir feragattı. Peşinde olduğu tüm bu şeylere fazlasıyla ulaştı da…
Jon Krakauer - İnto the Wild
(chibisu gönderdi)

